İki kadim sütunun nöbet tuttuğu kale, Hz. İbrahim’in mağarası, Hz. İsa’nın mendili, mucizevi Balıklı Göl, nice ömrün sığdığı taş konaklar, dostluk nağmelerinin duyulduğu sıra geceleri, Halil İbrahim sofraları… Hayatın gelenekler nehrinden beslendiği, hikâyelerin birbirine geçip düğümlendiği efsunlu bir şehir Şanlıurfa; tarih boyunca her inanca, her ziyaretçiye kucak açmış bir uygarlık kapısı.

Daha çocukken anlamıştım bu kentin efsunlu olduğunu. Dedemin Beykapı Mahallesi’ndeki evinde büyürken ondan dinlediğim masalların peşine bile düşmüştüm. Yüksek duvarlı evlerin arasından, labirenti andıran dar sokaklardan geçerken kulağıma gelen hoyrat seslerine ayak uydurarak atardım adımlarımı. Yankısı, baharat kokan çarşılara kadar yayılan bakırcı ritimleri içinde, ateşin serin sulara dönüştüğü Balıklı Göl’ün kıyısından güvercinlerin gölgelerini izleyerek yürürdüm Urfa Kalesi’ne. Kenti sonsuza kadar korusun diye Kral Abgar’a armağan edilen Hz. İsa’nın mendilinin bir zamanlar asılı durduğu sur kapılarından geçip kaleye tırmanırdım. Kalenin derin hendeğinde dedemin anlattığı boynuzlu yılanı bile aramıştım. Sonrasında kaledeki Korint başlıklı iki sütundan birine sırtımı verip her defasında kadim kent Urfa’yı izlemiştim saatlerce. Kuzeyde yükselmeye başlayan, türkülere konu olan dumanlı dağlarda gezinen ceylanları hayalimde çizmiştim. Tam karşımda Büyükyol Mahallesi’nin soluna düşen geniş düzlükte yer alan Haleplibahçe’de oyunlar oynamıştım. Çok sonraları bu bahçenin bir metre altında mozaiklerin çıktığını öğrendiğimde şaşırmamıştım bile. Hele Göbekli Tepe’de dünyanın bilinen ilk tapınağının bulunduğunu duyduğumda şaşkınlıktan öte tebessüm edip uygarlığın zaman tünelinde kendimi yitirmiştim.
Yıllar sonra bu sefer doğup büyüdüğüm Şanlıurfa’yı kaleme almak için yola düşmüştüm. İlkönce tanıdık bir çöl meltemi yüzümü okşamış, her zaman yaptığım gibi yüksek duvarlı eski Urfa evlerinin sıralandığı, gölgede kalan sokaklara atmıştım kendimi. Benden başka kimse yoktu öğlen vakti. Doğru ya öğlen sıcağında dışarı çıkılmazdı. Hayat güneş tepedeyken sokaklarda değil evlerde sürerdi. Bu yüzden Urfa evlerine “hayatlı evler” derlerdi. Urfa’nın en eskilerinden Yorgancı Sokak’taydım. İki kolunu yana uzatsan dokunabileceğin duvarların arasında kalan dar sokakta, evlerin kendine özgü çardakları sokağın üstünü bile kapatır biçimdeydi. Dışarıdan küçük evler gibi durmalarına aldanılmasın. Hemen hepsi sekiz on ailenin bir arada yaşayabileceği büyüklüktedir.
Urfa’ya ömrünü vermiş sanat tarihçisi, akademisyen ve yazar A.Cihat Kürkçüoğlu ile Şanlıurfa İli Kültür Eğitim Sanat ve Araştırma Vakfı’nda (ŞURKAV) yaptığım görüşmede, kente özgü evlerin büyüklüğünü ve dokusunu konuşurken ne de güzel bir giriş yapmıştı.“Bundan elli altmış yıl öncesinde Urfa’da iki meslek ayıplanırdı. Bunlardan ilki otelcilik, diğeri ise lokantacılık. Otelci misafiri para karşılığında yatırır, lokantacı da misafirlere yemek satardı. Misafirden bu hizmetler karşılığında hiç para alınır mı?
Mimari yapıların büyüklüğü, misafirperver olan hatta kendi sofralarını da Halil İbrahim sofrası olarak adlandıran Urfa halkının sosyal yapısıyla ilişkiliydi. Evlerin büyüklüğü evvela bundandı. “Olur da misafir gelir, ağırlamada kusur etmeyelim” diye evler büyük yapılırdı.
Kürkçüoğlu, evlerin özelliklerini ise şöyle sıralamıştı: “İri ve kolay işlenme özelliğine sahip Urfa’ya özgü nehıt taşından yapılan evler iki kısımlıdır. Selamlık bölümünde misafirler ağırlanır, harem ise çoluk çocuk, gelin damat ev halkının yaşadığı bölümü oluşturur. Avluda mermerden bir havuz, kuyu, ‘curun’ denilen su yalağı ve içerisinde incir, dut, nar, portakal, kebbat, annep, zakkum, asma gibi ağaçlardan bir veya birkaçının yer aldığı çiçeklik bulunur.” ATLAS ŞUBAT 2014 / 251. SAYI  Yazı: MEHMET SAİT TAŞKIRAN Fotoğraflar: KEREM YÜCEL